İnsan Denen Mechul…

via İnsan Denen Mechul…

Advertisements

İnsan Denen Mechul…

Alexis Carrel, bundan yüz yıl önce “İnsan denen mechul” adıyla bir kitap yazmıştı. Ünlü Fransız cerrah ve fizyolog, tıp alanında yaptığı çok önemli çalışmalarından dolayı 1912 yılında Nobel Ödülüne layık görülmüştü. Caɾɾel, Batı dünyasının dine yabancılaşmasından büyük rahatsızlık duymaktaydı. “Dua” isimli eseɾinde bunlaɾı dile getiɾiɾken, “dini insan hayatından çıkaɾıɾsan heɾ şey mübah oluɾ” şeklinde çarpıcı biɾ ifade kullanıɾ.

Peki, nedir insan? Et ve kemikten oluşan bir yığın mı? Elbette insan bu kadar basit olamaz. Meseleyi bilimin bugün geldiği noktadan ele almak istiyorum. Özellikle de kuantum fiziğinden öğrendiğimiz yeni bilgiler bize çok yeni pencereler açıyor.

İnsan vücuduna baktığımız zaman çeşitli organlar var. Bunların her biri hücrelerden oluşuyor. Ancak asıl mesele, hücre seviyesine indiğiniz zaman ortaya çıkıyor. Orada bambaşka bir dünya ile karşılaşıyoruz. Ve bizi şaşkına çeviren bir yapı söz konusu. Bir insanın vücudunda 50 trilyon hücre bulunuyor. Yani her insan, aslında 50 trilyon canlıdan oluşan büyük bir topluluk. Adeta başlı başına bir evren.

Şeyh Galib’in dediği gibi, “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen”. Yani kâinatın özüsün sen. Her hücrenin içinde negatif, dışında ise pozitif voltaj var. Dolayısıyla her bir hücre aslında 1,4 voltluk bir pil. Böylece vücudumuzda toplam olarak 700 trilyon voltluk bir elektrik enerjisi var. Öyle ise belli bir eğitimle ve odaklanma ile bu enerjiyi lehimize kullanabiliriz. Kuantum fiziğine göre biz parçacıklardan değil, her an birbiri ile etkileşimde bulunan dalgalardan oluşuyoruz. Bu dalgalar ve titreşimler sayesinde algılanan cisimleriz. Yani aslında vücut dediğimiz bir madde yok. Sadece görüntüden ibaret. Adeta sinema perdesindeki görüntüler gibi sanal varlıklarız.

Dalgalardan oluşan bu varlıklar, parçası oldukları evrenin her bir noktası ile irtibat halindeler. Tüm hayvanlar ve bitkiler titreşimlerle haberleşiyorlar. Bir ceylan, aslanın yanına gidip, “gel seninle arkadaş olalım” demeyi denemez. Oradan aldığı enerji dalgaları sayesinde onun düşman olduğunu bilir. Hayvanlar ve bitkiler bu titreşimlerle haberleşirler. İnsanlar ise dil ile anlaşırlar.

“Hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar ise konuşa konuşa anlaşırlar” sözü boşuna söylenmemiş. Tüm organizmalar titreşimlerle iletişim kurarlar ve bu titreşimleri okuyarak bunların iyi veya kötü olduğuna karar verirler. İnsanların konuştuğu dil ise bu duyguları saklamaya yarar. Biz insanları gördüğümüzde onları fiziksel varlıklar ve biyolojik makinalar olarak algılarız. Aslında bu bir yanılsamadır. Zira biz de aslında karşılıklı etkileşimde bulunan dalgalardan oluşuyoruz. Bu dalgaların tamamı alanları oluşturuyor. Dolayısıyla atomlardan oluşsak da aslında en temel yapıtaşımız manyetik alanlardan başka bir şey değil.

Bundan dolayı tabiattaki her şey ile bağlantı halindeyiz. Çünkü dalgaları birbirinden ayırmak mümkün değil. Eskiden EEG ile kafanıza takılan kablolar yardımıyla beyni okuyabiliyorduk. Şimdi teknoloji çok daha ileri gitti. MEG (Manyetoensefalograf) sayesinde ise hiç kafa ile temas etmeden, beyindeki aktiviteleri uzaktan okuyabiliyoruz. Bu da gösteriyor ki aslında düşünceler sadece beynimizin içinde değil ve dolayısıyla herkesle bu dalgalar sayesinde etkileşime girebiliyoruz. Ve burada mesafeler de hiç önemli değil.

Bazen yıllardır görmediğiniz bir arkadaşınızı düşünürsünüz ve o anda arkadaşınız sizi telefonla arar veya ondan size bir mail gelir. “Kalp kalbe karşıdır” diye muhabbete başlarsınız. O arkadaşınız hakkında olumsuz bir şey düşündüğünüzde de o kişi bundan huzursuzluk duyabilir. Buna “harmonik rezonans” deniyor. Bir bakıma beyniniz ile radyo yayını yapmış gibi oluyorsunuz. Aynen “placebo” veya “nocebo” etkisinde olduğu gibi… Araştırmalar göstermiştir ki, her üç tedaviden biri, placebo sayesinde iyileşmeyi sağlamaktadır. Sadece ilaçlar değil, ameliyatlar da buna dahildir. Bunun tersi de söz konusudur. Faydasına inanmadığınız tedavi sizi iyileştirmez. Buna da “nocebo” denmektedir. Pozitif düşünce ile sağlığınıza kavuştuğunuz gibi, olumsuz düşünce de sizi ölüme götürebilir. Dua, beddua veya nazar olayını da bu çerçevede daha kolay anlayabiliriz.

Muhammed Abdusselam

Bugünlerde yeni Nobel ödülleri açıklanacak. Bu vesileyle, Nobel Ödülü alan ilk Müslüman bilim adamı Muhammed Abdusselam’ı gündeme getirmek ve onu rahmetle yad etmek istedik.

 İslam dünyasından ilk Nobel Ödülünü alan fizikçi Abdusselam, 1926 yılında Hindistan’da doğdu. Bugün Pakistan sınırları dışında kalan Jhanga şehrinde dünyaya geldiği halde,  Pakistan vatandaşı olarak yaşamayı tercih etti. Abdüsselam, Pencap ve Cambridge Üniversitelerinden matematik ve fizik dallarında birinci olarak mezun oldu. 1951 yılında tamamladığı doktora teziyle kuantum elektrodinamiğine temel oluşturacak bir çığır açtı. Pencap Üniversitesi’nde profesör oldu. 1954 yılında Cambridge Üniversitesi’ne okutman tayin edilince, Pencap Üniversitesi’nden ayrıldı.

 1957 yılında Londra Üniversitesi’ndeki Imperal College’e teorik fizik profesörü olarak atandı. Ancak ülkesinde uzakta iken de hep Pakistan ve İslam dünyası için çalışmaya devam etti. Çok sayıda bilim adamının yetişmesine vesile oldu. 1950’li yıllarda Pakistan’da Nükleer Enerji Komisyonu kuruldu. Buraya üye olan Abdusselam’ın gayretleriyle, laboratuvarlar kuruldu ve 600 kadar nükleer fizikçi yetişti. Abdusselam, uzun süre Pakistan Devlet Başkanına üst düzey bilim danışmanlığı yaptı. Nihayet Pakistan, 1972 yılında Nükleer Reaktörü hizmete açtı.

1971-1972 ‘de Birleşmiş Milletler Bilim ve Teknoloji Komitesi’ne başkanlık etti. Kurucusu olduğu Trieste’deki Uluslararası Teorik Fizik Merkezi’nin direktörlüğünü yürüttü. Bu görevi sırasında özellikle Türkiye ve Pakistan’dan pek çok bilim adamının burada yetişmesine imkân hazırladı. 1993’te kurulan merkezin adı, 1997’de Abdusselam Uluslararası Teorik Fizik Merkezi olarak değişti.

 Ömrü boyunca 3.Dünyada bilim-teknolojinin gelişmesi için gayret sarf etti. Doktora yaptırdığı 14 kişiden 6’sı İslam dünyasından gelen gençlerdi.

1979 yılında, zayıf ve elektromanyetik kuvvetlerin birleşik alan teorisini geliştirdiği için Nobel Fizik Ödülünü aldı. Bu teori Selam-Weinberg teorisi olarak biliniyor.

Daha sonraları CERN’de başlayan ve halen devam eden Higgs Bozonu deneyleri de temel olarak aslında Abdusselam’ın bu buluşuna dayanıyor. Nobel dışında da çok sayıda önemli ödüller aldı. Bu ödüllerden aldığı paralarla bir fon oluşturdu ve bu fonu Trieste’de çalışma yapmaya gelen Müslüman genç bilim adamları için kullandı. Birkaç defa konferans vermek üzere Türkiye’ye geldi. Yakından izleme imkanı bulduğum bu konferanslarda ve yazdığı tüm makalelerde İslam’ın bilime, teknolojiye ve akla verdiği önemi gündeme getirdi.

 1996 yılında İngiltere’de 70 yaşında vefat etti. Bugün CERN’de bir caddenin ismi Abdusselam Caddesi’dir. Kendisini rahmetle anıyor ve bu vesileyle de bilim-teknolojinin ülkemiz ve İslam dünyası gündeminde hak ettiği yeri almasını diliyorum. 

 

FUAT SEZGİN’İN ARDINDAN

 

Ne yazık ki insanlarımızın hayattayken değerini pek bilmeyiz. Çoğu zaman onları kaybettikten sonra ne kadar değerli olduklarını anlamaya başlarız. Fuat Sezgin olayı da aslında bu anlamda en çarpıcı hikâyelerden biridir.

 Fuat Sezgin, 1924’te Bitlis’te dünyaya geldi. Parasız yatılı olarak okumak üzere Erzurum Lisesine girdi ve 1942 yılında buradan mezun oldu. 1943 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine girdi. O dönem Şarkiyat Enstitüsü’nde, “İslami Bilimler ve Oryantalizm” alanında otorite sayılan Alman oryantalist Hellmut Ritter’den dersler aldı. Bu derslerde, bilimlerin temelinin, “İslam Bilimleri”ne dayandığını öğrendi ve bunun üzerine bilim tarihi alanıyla ilgilenmeye başladı. Hatta fakültedeki Türk hocalar onu bundan caydırmaya çalıştılar ama söz dinletemediler. Sezgin, 1951 senesinde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni bitirdikten sonra, Arap Dili ve Edebiyatı bölümünde doktora yaptı.

 1954’te “Buhari’nin Kaynakları” adlı doktora tezini tamamlayarak doçent oldu. Bu teziyle o, hadis kaynağı olarak İslam kültüründe önemli bir yere sahip olan Buhari’nin, bilinenin aksine sözlü kaynaklara değil, “yazılı kaynaklara dayandığı” tezini ortaya attı. Bu yazılı kaynakların, İslam’ın erken dönemine; hatta 7. yüzyıla kadar geri gittiğini ortaya koydu. Söz konusu tez, Avrupa merkezli oryantalist çevrelerde hala gündemi işgal etmektedir.

 27 Mayıs Darbesi sonrasında askeri cunta kararı ile 147 öğretim üyesini görevlerinden uzaklaştırıldı. Milli Birlik Komitesi çıkardığı 114 sayılı yasada yer alan ‘tembel, yeteneksiz ve reform düşmanı’ ibaresini gerekçe göstererek, çeşitli üniversitelere ait profesör, doçent ve asistanları yeniden öğretim üyeliğine alınmamak üzere görevden uzaklaştırdı. Bu öğretim üyeleri arasında aşina olduğumuz Ali Fuat Başgil, Sabahattin Eyüboğlu, Tarık Zafer Tunaya, Mina Urgan, Haldun Taner, İsmet Giritli gibi isimler vardı. Hatta bir başka tanıdık isim olan Prof. Turhan Feyzioğlu tepki olarak ODTÜ rektörlüğünden istifa etmişti. Fuat Sezgin hoca da “Zararlı Profesör” olarak görülüp bundan nasibini almıştı. 36 yaşındayken Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı. Hatta daha sonra vatandaşlıktan da çıkarıldı.

Almanya’ya giderken yanına, iki bavul dolusu fiş ve belge alabildi. Önce Frankfurt Üniversitesi’nde misafir doçent olarak dersler verdi. 1966 senesinde profesör oldu. Çalışmalarının ağırlık noktası, “Arap-İslam Kültürü” nün, “tabii bilimler tarihi alanı”dır. 1961 senesinde fişlerle başladığı çalışmaları, zaman ilerledikçe ona ün kazandırdı.

 1978 senesinde “Kral Faysal” ödülünü kazandı. Bu vesileyle Arap dünyasının devlet adamlarıyla tanıştı ve aklından geçen büyük projeyi onlara aktarma imkânı buldu. Düşüncelerinin destek görmesiyle, Fuat Sezgin, 1982 senesinde, Goethe Üniversitesi’ne bağlı Arap-İslam Bilimleri Tarihi Enstitüsü’nü ve 1983’de de buranın müzesini kurdu. Bu arada Katar devleti tarafından bir bilim tarihi müzesi kurma teklifi ile ülkeye davet edildi. Ancak o, Türkiye’yi tercih ettiği için daha geniş imkânlar sunan o teklifi kabul etmedi.

 İstanbul Gülhane Parkı içindeki Has Ahırlar Binası’nda, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından 2007 tarihinde açılan “İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi”yle, Türk insanı onu çok daha yakından tanıma fırsatı buldu. Müslüman bilim adamlarının buluşları, halen bu müzede sergilenmektedir.

 Fuat Sezgin’e, yakın zamanda Erzurum Atatürk Üniversitesi tarafından fahri doktora unvanı verildi. Hayatını kütüphanelerde geçirmiş, “kütüphane gezgini” olarak bilinirdi. 1984 yılında, Topkapı sarayında 14. yüzyıldan kalmış 27 ciltlik bir Arapça ansiklopedide miladi 9. yüzyılın ilk çeyreğinde Abbasî halifesi al-Me’mun tarafından pek çok coğrafyacı ve astronomu çalıştırarak yaptırdığı dünya haritasını buldu. Böyle bir haritanın yapıldığı biliniyordu ama kayıptı. Fuat Sezgin’in ifadesiyle, al- Me’mun haritasından sonra İslam dünyasında keşif merakı salgın bir hastalık gibi yayıldı ve yeryüzünün koordinatlarını ölçme işi çok hızlı bir şekilde ilerledi. Akdeniz’in mükemmel haritaları, 13.yüzyıldan itibaren, İslam dünyasından Avrupalı gemicilerin eline geçti. Bundan habersiz olan modern coğrafya tarihçileri, bunu Avrupalı haritacıların bir başarısı olarak lanse ettiler. Oysa dokuzuncu ve onuncu yüzyıllarda Akdeniz adeta Müslümanların bir gölü haline gelmişti. Amerika kıtasının ilk defa Müslümanlar tarafından keşfedildiğini dile getiren de yine Fuat Sezgin hocadır. Kendisini rahmetle anıyoruz. Milletimizin başı sağolsun.